« Önceki |

17/2/2007

TÜRKİYE VADİSİ-ANADOLU

TÜRKİYE VADİSİ-ANADOLU

 

Bu hafta edebiyatla değil televizyon ile ilgili bir yazıyla karşınızdayım. Son günlerde hem medyada hem de internette Kurtlar Vadisi Terör dizisinin yayından kaldırılmasını defalarca irdelendi, tartışıldı. Bende bu haftaki yazımda bu konuya yer vermek istiyorum. İncir çekirdeğine bir nebze de ben katkıda bulunmak istiyorum anlayacağınız. Öncelikle diziyi hiç izlemediğimi belirtmek isterim. Perşembe akşamı dizi aniden yayında kaldırıldığında diğer kanallarında bunu son dakika haberi olarak alt yazı geçecek kadar Türkiye gündemini meşgul eden bu dizi neden sansürlendi? Pana Film bunu gerçeklerin açığa çıkmasını istemeyenlerin bir oyunu olarak açıklıyor. Sokaktaki halk ise dizinin yayından kalkmasında diğer kanalların etkisinin büyük olduğunu ve onların da desteklemesiyle el birliğiyle birilerinin gerçeklerin gün yüzüne çıkmasını engellediğini savunmakta. Ben burada Nasrettin Hoca olmak istiyorum. Çünkü bu olayda hem RTÜK hem de PANA film haklı. Burada suçlu olanlar biziz. Yani seyirciler. İzlediğimiz filmlerden çok çabuk etkileniyoruz. Çocukluğumuzda kara şimşek diye bir dizi vardı. O dönemleri hayal meyal hatırlıyorum. O dönemde bütün arabaların önüne falan ışıklar taktırıyordu. Bir şekilde herkes arabasını ona benzetmeye çalışıyordu. Ayrıca tüm siyah arabalarda o dönemde kara şimşek olarak adlandırılıyordu. Bu Dallas dizisinde de değişmedi. Dallas sanki bizim şehirde bir mahalle gibiydi. Tüm kötüler J.R oldu bir anda. Yakın geçmişimizde ise bir kahraman çıktı. Tüm kötülere meydan okuyan. Kahraman olduğu kadarda aşık bir adam. Sizde hatırladınız o diziyi. Deli Yürek’ den bahsediyorum. O dönem moda olmaya başladı uzun siyah pardösüler. Herkes Miroğlu’ idi. Belinde tabanca elinde gül. Onlara göre diğerleri ağabey ve Turgay Atacan. Tam o bitti derken içimizdeki boşluğu Çakır doldurdu. O da çok yaşamadı. Matemini gazetelere ilan vererek, camilerde salâ okutarak tuttuk. Polat Alemdar yetişti imdada bir anda. Astı, kesti, biçti tam da biz Türkler için bir elbise (rol) dikti. Bu elbisede bizim insanımıza cuk diye oturdu. Artık hepimiz Polat’ız. Onunla Cin Ali’nin serüvenleri gibi serüvenlere katıldık. Mafyaya ile mi savaşmadık, derin devlete mi karşı koymadık, hatta Irak’a gittik askerimize çuval geçirenlerin imdadına bile yetiştik. Derken Polat ağabeyimizin son serüveni Polat Can Güneydoğu gezisinde çıkıyordu ki karşına RTÜK çıktı. Herkes şuan RTÜK’ü suçluyor. Tabi ki bir yerde haklılarda çünkü ortalık sihirli dizi ve tele volelerden geçilmezken bu dizinin engellenmesi de yanlış. Engelleyeceksen hepsini engelleyeceksin. Ama yukarıda saydığım diziler olurken liselerimizde neler oluyordu?? Sokakta neler oluyordu?? Bütün gençler ekrana kilitleniyor. Ertesi sabah ise herke Polat, Yusuf, Çakır… Vs olmuş belinde silah elinde bıçak yanındaki arkadaşına saldırıyordu. İşte bu yüzden engellenmeli bu dizi. Yapımcının ya da RTÜK’ün bir suçu yok. Çünkü maalesef ki hala ülkemizde sinema kültürünü, müzik kültürünü bilmeyen insanlar var. (Gazete okuma ve kitap okuma kültürümüz zaten yok.) Müzik dinleyenler intihara kalkışır, film seyreden arkadaşını vurur. Ayrıca Bu tür dizilerde ancak kendi egomuzu tatmin etmeye yarar. Boş hayaller kurmayı sağlar. Yoksa şimdi Polat Irak’a gitti savaştı diye. Askerlerimize çuval giydirenlerden intikam mı almış olduk biz? Bu ütopik bir düşünceden başka bir şey değil. PANA filmin amacı belki gerçekleri açığa çıkarmak olabilir ama bu gerçekler hiçbir şeyi değiştirmez. Ne ölenler geri gelir ne de öldürenler hak ettiklerini görür. Ancak televizyonda hayalî intikamlar alırız. Gençlerimiz her gördükleri güneydoğulu vatandaşımızı terörist ilan edecek. Derken ufak çatışmalar başlayacak derken. Birden zaman tünelinden seksenli yıllara geri döneceğiz. Liseler derken üniversiteler karışacak. Sokak karışacak. Bu ülkenin bir ihtilali daha kaldırmaya mecali yok. Biz önce film seyretmeyi öğreneceğiz. Toplumsal şuur oluşacak. İşte ondan sonra ancak sansürsüz bir ekrana sahip olabiliriz. PANA film kendince haklıdır. RTÜK de kendince çok haklıdır. Bana göre ikisi de haklıdır. Haksız olan ise biz izleyiciler… PANA film bu ülke gerekleri öğrenmek için hazır değil!  

Filmin fragmanını izlemek için tıklayın… http://www.kurtlarvadisi.com/kv_teror_fragman.html

 

  www.gokmen.net.tr.tc 

7/2/2007

Takvim yapraklarına tutunarak yaşamak...

 TAKVİM YAPRAKLARINA TUTUNARAK YAŞAMAK... (1)  

Zaman her şeye ilaç, her derde deva, her acıya şifa zaman. Her sabah işe giderken kaçırılan otobüs gibi zaman. Bazen duraklar karışır, bazen  araçlar. Zaman kimi zaman bir kılıç gibi öldürücü kimi zaman bir pamuk helvası kadar yumuşak ve tatlıdır. Onu kılıç ya da pamuk helvası yapan neydi peki? Elbette bizler yani insanlar. Peki, nasıl olur bu? İşte o da zamanı kullanmaktır. Doğru zaman ve doğru yerdeysen, zaman senin için bir pamuk helvası olur. Yok, kullanamazsan eğer, limanda şehir hatları vapurunun ardından mendil sallar gibi kalakalırsın kıyıda. Peki, bu vapurda neler kaçar ki? İşte o vapurda bir hayat, bir tutam mutluluk, koca bir hayal olabilir. İşte biraz rehavetin biraz geç kalmanın bedeli.

            İnsanın karşısına fırsatlar çok az çıkarmış. Rivayete göre hayatında 3 defa çıkarmış. İnsan bunları değerlendiremediğinde ise artık ömrü rüzgârda savrulup giden yaprak gibi olurmuş. Yani amaçsız, hedefsiz ve de başarısız. Hep söze benim çocukluğum da benim gençliğimde diye mi başlayacağız? Neden kaybetmeden önce anlayamıyoruz zamanın değerini. Neden gençliğim çocukluğumdan iyi olmasın veya yaşlılığım gençliğimden daha iyi olmasın. Neden geçmişe gıpta ile bakıyoruz hep. İşte vapur çoktan kalkmış olduğundan. Zaman bizden hep bir adım önden gittiğinden. Zamanı doğru kullansaydım Henüz yirmili yaşlarda özlemezdim çocukluğumu ve gençliğimi. Hep zamandan bir adım önde giderdim ya da gittiğimi zannederdim. Oysa ta ki ardıma dönüp bakana kadar hep ileriye bakmaktan meğer yaşayamamışım hiçbir şeyi. Çok geç fark ettim dağların yemyeşil güneşin ise onun üzerinde bir pırlanta gibi parlayan süsü olduğunu. Oysa hep farklıydım diğerlerinden. Diğerleri gece gündüzü öğrenirken bırak güneşi bilmeyi güneş sistemini biliyordum oysa. Akranlarım oyun oynardı oysa sokaklarda. Sevemedim sokakları hiç. Kitaplarım vardı benim onların bilyelerine karşı. Onlar sokakta top oynar koşuştururken hep boyumdan büyük konular konuşur, tartışır, yazardım bıkmaksızın. Şimdi dönüp bakıyorum arkama meğer hayatım bir duvar, futbol topu, bilyeler, topaçlar, uçurtmalar ise birer tuğla. Hep eksik kalmış yerleri. Dolduramamış kitaplarım yerlerini.

Geç fark ettim bilyelerin önemini. Futbol topuna vurmanın zevkini. Şimdi diyorum nerede benim çocukluğum. İçimden bir ses o süslü ama bir o kadar da kasvetli duvarları -apartman duvarlarına- bakmamı söylüyor. Benim anılarımdı o duvarlar. Oysa bende hatırlamak istedim şimdi futbol oynarken düşmeyi kavga etmeyi. İşte o kavgaların izine bakarak anmak isterdim tüm arkadaşlarımı. Ama ben onlar gibi değildim. Her zaman farklıydım onlar çocuktu ben ise değil. Meğer zamanın önünden gitmişim ta o zamanlarda. Şimdi ise engel olamıyorum. Sanki takvim yaprakları arkamdan kovalıyor. Durmak istiyorum zamanın gerisinde kalmak istiyorum. Ama ne mümkün. Geri dönmek. Duvar git gide yükseliyor. Ne mümkün geri dönmek…İşte zamanın ne önünden gitmek nede gerisine düşmek mutlu etmiyor insanı. En güzeli takvim yapraklarına tutunarak yaşamak hayatı. Her şeyi yerinde ve tam zamanında yaşamak…

16/1/2007

Şehrazât...

Şehrazat'ın hikâyesini biliyor musunuz?

Bir zamanlar Fars diyarının Şehriyar isminde bir hükümdarı varmış. 
Hani şu Bin bir Gece'deki Onur'un çok sevdiği atına verdiği isim... Şehriyar,
Hindistan'dan Çin'e kadar uzanan bütün toprakların kralıymış. 
 
Ama bunca güç, bunca kudret bir gün karısının kendisini aldatmasının önüne geçememiş. 
Başına gelen acı olay yüzünden deliye dönen Şehriyar, artık
bütün kadınların nankör ve sadakatsiz olduğuna inanmaya başlamış. 
 
Önce karısını öldürtmüş. Ardından da vezirine, kendisine her gece başka bir kadın 
getirmesini emretmiş. 
Her gece yatağına yeni bir gelin alan
Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları öldürtüyormuş.
Çünkü artık yatağına aldığı hiçbir kadının gün yüzü görmesini istemiyormuş. 

Bu durum yıllarca böyle devam etmiş. Fars diyarın'ın genç kızları kan ağlamakta, 
Kral Şehriyar ise akan kana doymamaktaymış. 
Derken bir gün vezirin güzeller güzelli, akıllılar akıllısı kızı Şehrazat' ın aklına bir plan gelmiş. 
Ve bir sonraki gece, karısı olarak Kral Şehriyar' ın koynuna girmiş. 
 Şehrazat, her gece tan vaktine kadar süren masallar anlatmaya başlamış Şehriyar'a. 
Büyülü gözleri ve sihirli sözleriyle aşık etmiş kralı kendisine. 
Ancak hiçbir masalın sonu gelmiyormuş güneş doğmaya başladığında. 
Ve masalın sonunu merak eden Şehriyar, 
Şehrazat' ın ertesi gece masala 
kaldığı yerden devam edebilmesi için sürekli idamını erteliyormuş. 
 
Gel zaman git zaman Şehrazat tam 1001 gece boyunca masal anlatmış yüreği yaralı krala. 
Bu arada da üç tane çocukları olmuş. Ve Şehriyar,
 kadınlara duyduğu öfkeyi unutmuş. İdam kararı kaldırılmış, 
Fars diyarının kadınları bayram yapmış.İşte tarihi günümüzden bin yıl öncesine
kadar uzanan Bin bir Gece Masalları'nın gerçek öyküsü bu. Tatlı dilli ve sadık kalpli kadının,
Şehrazat' ın, dünyanın en acımasız kralı Şehriyar' ı 
sevgiyle değiştirdiği muhteşem masal...
 
Bence bundan sonra Bin bir Gece'deki Şehrazat' ı yani 
Bergüzâr Korel' i daha bir dikkatli izleyin. Çünkü o,
önümüzdeki bölümlerde Şehriyar' ın duymak istediği masalları anlatmaya başlayacak. 
Ve kadınlardan kaçan Onur'a, aşkların en büyüğünü tattıracak.
 
Kaynak: Net Gezgini   	
					www.gokmen.net.tr.tc
 

28/11/2006

Dört Yanım Duvar..

            [[[   Dört Yanım Duvar…  ]]]

 

Dinlediğim Nağmeler Yetmiyor Artık. İntihar Sürgünlerindeyim. Her Yanım Dört Duvar. Nereye Baksam Aynı Her Yanda Aynı Siluet Aynı Yüz. Artık Kapatmak İstiyorum Gözlerim. Çık Aklımdan Hadi Çık Umutsuz Dünyamda Bir De Sen Vurma. Bir Yara Da Sen Açma Şu Bedende. Hayallerim Firari Seni Tanıdım Tanıyalı. Ulaşamadım Hala Ufuk Çizgisine. Ne Olur Bırak Ne Olur Beni Bırak. Hayallerim Böylede Güzeldi. Etrafımı Saran Dikenli Telleri Unutmuştum Oysa. Duvarlara Aldırmaksızın Yaşıyordum. Nerden Çıktın Ki Karşıma Zaten. Bir Bomba Gibi Neden Düştün Ki Hayatıma? Her Aklıma Geldiğinde Neden Düğümlenir Boğazım. Neden Uçar Gider Hayallerim? Alışmıştım Dostum Yalnızlığa. Sen Nerden Çıktın Onu Söyle Bana Hayatıma Nerden Girdin Böyle. Sen Sınırların Ötesindeki Güzel! Madem Geleceksin Toplan Gel Hadi Aş Sınırları Ya Da Ya Da Gel De Ben Geleyim. Aşalım Sınırları Bir Çırpıda. Yada Bırak Git Nasıl Bulduysan Öyle Bırak Git. Ya Da Nasıl Bulmak İstiyorsan Öyle Bırak Da Git. Ama Yapamıyorsun Acıtıyorsun, Kanatıyorsun Şimdi Zayıf Bedenimi. Git Beni Bırak Duvarlarımın Arasında. Alıştım Ben Sınırlara Ben Yalnızlığın Şairi Olmuşum Artık. Bırak Hadi Git Kan Tarlası Olsa Da Gözlerim. Sakın Bakma Arkana Dönme Beni Perişan Bîtap Görme. Ben Kalırım Yine Bir Başıma Yüreğimde Eski Sevdalar Bedenimde Acılar. Bırak Beni Dört Duvarımda. Olmadı Döner Gelirsen Bir Gün Bir Karanfil At Üzerime. Bir Karanfil Kokusunda Duyarım Seni. Hasrete Dayanamazsa Bu Firari Yürek Vurulur Düşer Bir Gün Elbet. İşte O Gün Sınırlar Kalkar Elbet. Duvarlar Bir Kum Yığınına Döner İse Hiç Bekleme Gel Sende Uzan Yanı Başıma. Korkutmasın Soğuklar Seni. Yüreğimin Ateşi Seni Isıtacak Kadar Yanıyor Olacak Her An.  Bırak Kendini Derince Bir Nefes Al Şimdi. Bak İşte Ufuk Çizgisi Elimizde. Karanlıklar Korkutmasın Seni Yakarız Geceleri. Günün Kandilini Tutuştururuz El Ele. Hüznü Soldur Hadi Yalnızlığı Öldür. Madem Sen Geldin Kır Duvarları. Haydi Sar Yaralarımı. Dindir Sızılarımı…

                                                                      Yalnızlıkların Şairi...

 

                                                                                     http://www.gokmen.net.tr.tc

21/11/2006

Akıl ve Kalp Meydan Muharebesi...

Akıl ve Kalp Meydan Muharebesi

 

      Bu hafta ki yazımla yine karşınızdayım. Aslında bilgisayar başına geçtiğimde ne yazacağımı bilmiyordum. Kendimi parmaklarıma bıraktım. Aslında düşünüyorum da iyi ki de öyle yapmışım. Aslında bazen bunu yapmalıyız. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Bazen çıkartın beyninizi koyun yan tarafınıza. Öbür yanınıza ise her gün aynayı bakıp bakıp güzelliğiyle övündüğünüz etten ve kemikten elbisenizi koyun. Kısacası ruhunuzu serbest bırakın biraz. Bırakın özgürlüğünü bu dünyada biraz da olsa yaşasın. Belki de sizin vücudunuzun içindeyken kendini ifade edemiyordur. Belki de her yaptığınız kötülüğü görüyor ve aklınıza ve vücudunuza söz geçiremiyor. Biraz olsun şans verin ruhunuza. Çünkü sizden sorumlu olan ruhunuz. Bir gün hesap gününde hesap sorulacak olan ruhunuz. Salıverin özgürce şimdi onu. Uçsun alabildiğince gönlünüzün miracına doğru. Bırakın onu kalbinizle baş başa. Bakın bakalım savaşlar kavgalar olurumuymuş. Dünyada çıkan savaş nedir biliyor musunuz? İnsanın yüreğinin ve aklının yaptığı savaştır. Yürek; merhamet, vicdan ve iman ile ordusunun başında. Akıl ise; hırs, yalan ve riya ile direnmekte hala. Kalp sevgiden yana iken akıl hep dünya der para der. Eğer kalp kazanırsa hem ruh hem vücut kârlı çıkar bu işten. Akıl eğer imana gelirse orada mutluluk hâkim olur. O beden ki ne ulu ne muhteşem bedendir. Evet, ruhumuzu serbest bıraksak hepsini göreceğiz. Ya serbest bırakmayanlar? Onlarda para ve dünya hırsından gözleri kör ne dünya hayatından ne de ahiret hayatından zevk alamadan çile ile geçer gider tüm ömürleri. Ne kendileri mutlu olur ne de çevrelerindeki insanlar. Şimdi sizde hemen bir sessiz köşe bulun kendinize. Bırakın ruhunuzu özgürce. Bedeninize birde dışarıdan bakın. Eminim mutluğa giden yolu hemen göreceksiniz. Hiç tereddüt etmeyin hemen o yola girin vakit kaybetmeden… 

Yürü yüreğim!

Tereddüt etme adımlarında

Menzil yakındır. Vuslat tezdir.

Kaldır hadi başını

Ak alnın görünsün

Sen değil,

Seni karalayanlar utansın.

Haykır yüreğim!

Titremesin sesin

Haykır ki zalimler duysun

Sev yüreğim!

Sevilmek için

Yan yüreğim!

Seni yaradan için… 

...:::GÖKMEN:::...

 

 

http://www.gokmen.net.tr.tc  20/11/2006 Tarihli Yazısıdır.             

 

ZİYARETCİ SAYISI

Counter

GÖKMEN RADYO

_GÖKMEN.NET_

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı